Az önce duymayı hiç istemediğim bir haber aldım.
Zaman zaman ziyaret ettiğim, ülkedeki -belki de- en iyi ekipmanlara ve mekâna sahip olan eğitim kurumlarından, Dünyaca bilinen SAE Institute’un İstanbul bölümünün yakında kapanacağını öğrendim.

The School of Audio Engineering adının baş harflerinden oluşan bu kısaltma, yıllarca hayalini kurduğumuz “Okullu” Ses Mühendisi yetiştiren okulların sembolü haline gelmişti kırk yılda. Rakamla 40. Dile kolay.

Kolay değil, kırk yıldır öğrenci yetiştiren, merkezi Avustralya’da olan bu enstitü, Mark Paterson gibi Oscar ödülü kapmış pek çok değerli Ses Mühendisi yetiştirmiş önemli bir okul.

-Yanılmıyorsam- 2009’du… Türkiye’de de bir şube açmıştı SAE.
Fakat ne yazık ki müzik endüstrisinin dünyadaki ve özellikle Türkiye’deki acınası durumu, tabii ki müzik üreten herkesi etkilediği gibi, müzik ve ses işleriyle uğraşanları yetiştiren bu okulu da etkilemiş.

Az önce aldığım e-postadaki girizgâhı “Önemli Duyuru” olan metinde: “Mevcut piyasa şartlarının dünya standartlarında yaratıcı medya eğitimi sunma imkanlarımız üzerindeki olumsuz etkileri sebebiyle; SAE Global, sunduğu hizmetlerin kalitesinden ve öğrencilere temin ettiği deneyim olanaklarından taviz vermek yerine, Mayıs 2017 itibarıyla Istanbul kampüsünü kapatma kararı almıştır” denmiş.

İçinde tanıdığım eğitmenleri ve eski öğrencilerim vardı SAE İstanbul’un.
Şimdi ise “bu tarihe kadar mevcut öğrencilerin öğrenimlerini tamamlaması sürecine girecek ve Diploma programları için yeni öğrenci alınmayacak“mış artık.

Tabii ki bu üzücü bir haber.
Bu işlerin alaylısı ama eğitimini yürekten destekleyen bir çalışanı olarak gerçekten üzüldüm.

Son öğrenci kabulü Eylül ve Ekim 2016’da Elektronik Müzik Prodüksiyonu ve DJ sertifika programları için yapılacakmış.
Bu konularla ilgileniyorsanız ve o güzel binayı ve ortamı görmek istiyorsanız, bu son fırsatları kaçırmayın derim.

SAE Istanbul’un mezunlarına, eğitmenlerine ve çalışanlarına gelecekteki kariyerlerinde başarılar dilerim.

{ 1 yorum }

Sormanıza sevindim.

İçimden: “Evet, yapılabilir” deyip bırakmak geçti bir an ama, ne yazık ki yanıt vermesi benim için o kadar kolay değil. Çünkü ben de kulaklıkla çok kötü miksler yaptım. Hatta bıraksanız şimdi de yaparım.
-Spoiler alert-
Fakat neden hoparlörlerle miks yapmayı tercih ettiğim hakkında bazı fikirlerim var.

dreamstimefree_286261s

 

 

 

 

Kulaklıkla müzik miksi yaparken benim yaşadığım sorun, kulaklığın bu mizansende kazandırdıklarından kaynaklanıyor da olabilir.

Biraz oksimoron bir cümle oldu bu ama, şöyle açmaya çalışayım:

Kulaklıklar, popüler müzikte yüksek volümlerde mikslenen bas frekansları, -tüm diğer frekanslar gibi- kulağınızın ayağına getirir. Oysa ki sesleri hoparlörlerden dinlediğinizde, hoparlörden çıkan o aynı frekanslar havadaki partiküllerin etkisiyle, dinlediğiniz ortamın cinsine göre de değişen oranlarda çok büyük farklılıklar gösterebilir. Bas frekanslar hoparlörleri terkettiğinde tek bir yöne doğru yayılmaz bir de… neredeyse hoparlörün çevresinde 360 derecelik bir yayılma gösterir.

Tizlerin ise çok yönsel karakteri vardır. Hoparlörün tweeter şutlama ekseninin dışına çıkarsanız, algıladığınız tiz seviyesi düşer ve miksi yaparken tiz/tuz miktarını abartma ihtimaliniz ortaya çıkar.

Rat-repelŞekil 1a
Solda:
Fare ve haşerelerin, evimizde misafir etmek istemediğimiz yaratıkların yüksek frekanstaki sesleri duyduğu bilgisine dayanarak, bazı akıllılar -sözüm ona- fare kovucu hoparlör/ses cihazı üretiyor, bir de bunları satıyorlar. Bre densizler.

Halbuki dedim ya tizler çok yönsel frekanslardır diye?

Ultrasound ShadowsSağda:
Bu nedenle fare ve haşerelere yönelik caydırıcı ses sistemleri işe yaramaz. Ben almadım ama baştan bilin istedim. Bir taşla iki fare (beüüüğğ).(http://www.ratbehavior.org/rathearing.htm)

 

 

Hoparlörün tizlerini de ıskalama riskimiz varken, neden ben kulaklıkla miks yapmanızı kuvvetle tavsiye etmiyorum? Oraya geldim sayılır.

Çünkü orta frekanslar.
Basları ve tizleri bu kadar kolay (?) duyulur hale getirdiğimizde, orta frekanslara, ve onu algılayış şeklimize ne olacak?
Fletcher-Munson eğrileri” diyeceksiniz belki, “onları zaten kolay duyabiliyoruz” diyeceksiniz. Dünya adil değil, yoksa ben de böyle bir düzen istemiyordum diyeceksiniz. Top yuvarlak diyeceksiniz. Olmaz olsun, yeterrr!.. (Türkleştim beş senenin sonunda).

Bence de Fletcher-Munson zaten. Adam ne demiş, diğer frekanslarla aynı seviyede algılamamız için, basları çok açmak gerek demiş, özet olarak.
Ama baslar na burda. Tizlerden de kaçılamiyür? Orta frekanslar da geliyor. Daha ne istiyorum?
Belki de biraz doğallık. Hava. Ortamın dokunuşu. İstiyorum.

Herkesin kendine göre bir tecrübesi var. Herhangi bir konunun en doğru halini bildiğimi de iddia etmem.Listening-And-Worried-s Ama 22 senelik tecrübeme göre, naçizane ve kişisel tecrübem şu:
Kulaklıkla yaptığım mikslerin orta frekansları genellikle cılız oluyor.
Baslar abartılı, ve tizler de istediğim odaktan kaymış olarak ortaya çıkıyor.
Ben can alıcı tizleri 5 kHz’de kontrol altına aldığımı zannederken bir bakmışım, tizler 6’da, 7’de cirit atıyor.
E ben ne anladım bu işten? :
Reverb ve Delay. Güzel oluyor bunlar hakikaten, Sezar’ın hakkı Sezar’a…

İdeal olmayan ortamlarda, yolculukta ya da misafirlikte ise tabii ki miksin durması gerekmiyor.
Bu gibi durumlarda, genellikle kulaklıkla hassas edit işlerini ve genel dengeyi oturtuyorum, eğer bir stüdyoda değilsem.
Ertesi gün, ya da ilk fırsatta da iyi bir dinleme ortamında, hoparlörlerle tonları şekillendirip, en hızlı gitmem gereken aşamayı etkili bir şekilde tamamlıyorum.
Aslında bu aşama en hızlısı ve en önemlisi.
Gerisi otomasyon, incik cıncık şeyler – ki bunlar çok zaman alıyor. Bunları kulaklıkla yapmak bana mantıklı geliyor, zira hoparlörlerle düşük seviyede miks yaparken kaçırdığım bazı küçük detayları bu aşamada yakalıyorum.

Şimdi şurda adamlar sormuş: “Kulaklıkla etkin bir şekilde miks yapılabilir mi?” diye.
“Eğer ucuz hoparlörleriniz ve akustik olarak düzeltilmemiş bir dinleme ortamınız varsa, kulaklıkla miks yapmanız işinize yarayabilir” diye bitirecekken, “Ama tabii şu plugin’i alırsanız çohiyi olur” demeyi de unutmamışlar.
Zaten bağlantısını verdiğim yazı da bir firmanın Pro Tools Expert adlı site/blogtaki “misafir” yazısı.
Bunun altında çok fazla bit yeniği aramaya gerek yok… kulaklıkla çalışmak çoğu zaman tek seçeneğimiz olabilir.

Ama iyi hoparlörleri olmayan, müzik yaptığı ve mikslediği ortamın profesyonel bir stüdyoyla yakından uzaktan alakası olmayan çok büyük bir kitle var. Bu kitle için de oluşturulan bir pazar. Çoğunlukla da plug-in/yazılım kullanmayı seven geniş bir kitle bu. O nedenle kulaklıkla her şeyin toz pembe olduğu bir dünya hayal etmek daha çok tercih ediliyor.

Kendimce, söylenmesi gerekenler ise kısaca şu:
Dinleme seviyesi, ses miksini yaparken en önemli faktördür.
Eğer işi doğru yapmanıza engel olan faktörleri en aza indirgeyip hem kulaklıkla hem de hoparlörlerle çalışır, bu iki yöntemin avantajlarını kullanarak ses miksi yaparsanız en iyi sonucu elde edersiniz. Dezavantajlarınızı da en iyi siz bilirsiniz. Sadece elinizdekileri sorgulamayı, daha iyisi için deneme yapmayı unutmayın, yeter. Hani çocukken her şeyi denerdik… nerede o zihniyet, hm?

Beni soracak olursanız, ben şu anda kendi oluşturduğum bir monitörink sistemini kullanıyorum:

İlter Kalkancı referans monitör sistemi

O sayede de mikslerim çoğüzel, master’larım da pek bir lez’iz
Patent çalışmalarımda da son safhalara geldim, fikrimi çalanı çok fena yaparım.

Ama tabikide* kulaklık da kullanıyorum. Neden kullanmayayım?

– Ama öğreneceğim…

* Öyle bir kelime yok, Türkiye. Dilini eşek arısı soksun Türkiye.

Siz neler kullanıyorsunuz? Siz tamamen kulaklıkla miks yaparken benzer sıkıntılar yaşıyor musunuz?
Düşüncelerinizi benimle paylaşınız.
Bir de İlter Kalkancı Monitörink Sistemimi ™  Çin’de ürettirip satacağım, kaça satayım?

{ 4 yorum }